Oğlum Zen Keşişi Olmak İstiyor Kiyohiro Miura

Biraz telaşlandım; bu işin buraya varacağını beklememiştim. Rahibin de bunu çocukça birşey olarak, belki sadece bir şaka olarak alacağını düşünmüştüm. Fakat rahip için bu şaka değildi.Bu keşişin herşeyi, hatta çocukların meselelerini bile nasıl ciddiye aldığını unutmuştum. Çabucak şöyle ekledim: “Henüz ilkokulda; daha nasıl değişeceğini kim bilebilir ki? Bütün bunlar herhalde şu çizgi film yüzünden. İlkokulu bitirdikten sonra bunu bir daha düşünelim.”

“Bunun nedeni ‘Ikkyu-san’ dizisini izlemen mi?” diye sordu rahip sevecenlikle oğlumun gözlerine bakarak. Fakat oğlum o küçük kafasını hayır anlamında salladı.

“Güzel, güzel. Eh. daha gençsin. Belki biraz daha büyüdüğünde.” Sonra rahip tapınak hakkında düşünülmesi gereken meseleler de olduğunu söyledi, fakat konuşma tarzı hiç de bir çocukla ilgilenen bir yetişkininkine benzemiyordu.

Bundan sonra oğlum hakkında konuştuğumuz zamanlarda rahip oğlumun gözlerinin içine bakıyor ve ona şöyle takılıyordu. “Eh, Ryota, bir keşiş olacaksın, ha?” ya da “Hey, küçük keşiş! Çok çalışıyor musun?”

O zaman ben de araya girer oldum. “Ortaokula başladıktan sonra.”

Fakat rahibin bunları bu denli ciddi söylemesinden kaygılanıyordum.

Bir gün tapınaktan dönerken şöyle dedim. “Eğer bir Zen keşişi olursan her çeşit temizlik, yıkama ve süpürme işini yapman gerekecek -yapacak çok iş var. Hala keşiş olmak istiyor musun?”

Fakat fiziksel egzersizi ve el sanatlarını ders çalışmaya tercih eden oğlum ciddi bir ifadeyle başını sallayarak “Hı-hı” dedi.

Dördüncü, beşinci ve altıncı sınıflara giderken ona bunu sormaya devam ettim. Fakat verdiği yanıtlar asla kararsız değildi. Her zaman aynı cevap geliyordu. “Hı-hı”. Başka birşey söylemiyordu.

Keşiş olmayı istediğini söylemeye başladığından sonra, ilkokulun üçüncü yılında yetişkinlerle birlikte oturup zazen yapacağını söyledi. Biz genellikle her biri kırk dakikadan oluşan üç oturum yapıyorduk, fakat oğlum bir kaç dakikadan sonra huzursuzca kımıldanmaya başladı ve dışarı çıktı. Ne var ki çok geçmeden daha uzun süre oturmaya başladı: önce bir oturum süresi, sonra daha uzun ve nihayet altıncı sınıfta yetişkinler kadar uzun süre oturur oldu. Tam-lotus duruşuna hakim oldu ve bacaklarını ellerini bile kullanmadan bükebiliyordu. Belki deneyimli keşişler bunu yapabilirdi, fakat benim gibi orta yaşlarında başlayanlar bacaklarını ellerini kullanmadan kaldıramazlar, hatta bunu yaptıktan sonra bile genellikle duruşumuzu tekrar düzeltmemiz gerekir.

Daha genç olduğu için oğlumun bedeninin esnek olduğunu sanıyorum. Fakat bacaklarını öyle bükebilmesi bir yana, her zaman kıpır kıpır olan ve hatta okuldaki yaramazların lideri olan bu oğlumun tapınakta tümüyle farklı bir insan olması çok tuhaftı.

“Babası yüzünden.” diyordu insanlar. Doğduğundan beri onunla sık sık ilgilenmiş olan bir teyzesi bana sitem dolu bir sesle şöyle dedi. “Onu o tapınağa götürdüğün için çocuk böyle oldu!”

Söylediği pekala doğruydu, fakat oğlumun memnuniyetle bana eşlik ettiği de doğruydu. Bu da tuhaftı. Bir kez bile gitmeyeceğini, arkadaşlarıyla oynamak istediğini söylemedi. Pazar günü geldiğinde, tıpkı okula giderken yaptığı gibi içine büyük bir beslenme kutusu koyduğu çantasını alıp, annesi ve küçük kız kardeşi hala uyurken benimle birlikte evden çıkardı. Bunun nedeninin belki de yolda McDonald’s’da ya da buram buram tüten kara buğday eriştelerini höpürdeterek yemek için tren istasyonundaki eriştecide durmamızdan hoşlanması olduğunu düşünmüştüm. Yine de tapınağa gittiğimizde, orada olanlar bir çocuk için uzun, monoton bir rutin gibi geliyordu.

Oraya vardığımızdan zazen’in son bulduğu ve yemeğe hazır olduğumuz saat ikiye kadar ne yapıyordu? Önce mum boyayla resimler yapıyordu. Hatta bir keresinde sürme kapıların üstüne resim yaptığı için azarlandı bile. Bazen tapınağın işlerine yardım eden yaşlı bir kadın onu alışverişe ya da ağustos böceği yakalamaya götürüyordu. Fakat çoğu zaman yalnızdı. Hiç kendisini yalnız hissetmeden. rahibin yaşadığı o mezarlar, yabani otlar ve sık çalılıklarla çevrili yerde mi oynuyordu sadece?

Tapınaktaki bağış kutusundan biraz bozukluk da aldı ve bir kaç Budist heykelini bir yere sakladı, fakat ben bunları da sırf sıkıntıdan yaptığını sanıyorum. Ne kadar yalnız olursa olsun, kesinlikle bir baba olarak pek yardımcı değildim. Babası sadece onu oraya götürüp geri getiriyordu, sanki bu bir görevmiş gibi. Ve her Pazar günü oğlan hiç düşünmeden yola koyuluyordu.

Bir gün yürürken karım ve ben tesadüfen Zenkaiji Tapınağı’na rastgeldik. Amerika’da bir serseri gibi on yıl yaşadıktan sonra otuzlu yaşlarımın başlarında Japonya’ya döndüm, evlendim ve Tokyo’nun varoşlarında gelişmekte olan bir alanda kurulan yeni bir apartman sitesinde yaşamaya başladım. Taşındıktan sonra sık sık yürüyüşlere çıkıyor ve çevremizi keşfediyorduk.

Bir keresinde, inşaat yapmak için toprağın düzleştirilmiş olduğu bir yamaçta dolaşırken kendimizi bir tapınak arazisinde bulduk. Yamaçlarda çiçek açmış sarı zambakların arasında yarı gizlenmiş bir kaç taş Jizo heykeli vardı. Şimdi yabani otlara gömülmüş olan bu genç muhafız tanrıların kolları ve yüzleri kaybolmuştu. Sonradan onların Meiji dönemindeki(1868-1912) anti-Budist ayaklanma sırasında oraya atıldıklarını öğrendik.


Bir önceki PDF olan Meyhane Emile Zola başlıklı kitabı da okumanızı öneririz.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kitaplar, İnternet ortamından bulunup Epub pdf arşivi olarak yayınlanıyor. Yandex E kitap indir
pdf kitap indir